28 Aralık 2015 Pazartesi

2015 Giderken Dedemi de Götürdü

Benim için dede demek çocukluk demekti, anneden babadan sonra sığınılacak kimse, pamuk yanaklar demekti...Ve ben dedeciğimi geçtiğimiz hafta kaybettim. Hislerimi kelimelerle ifade etmem aslında çok zor ama elimden geldiğince bugün dedemi anlatmak istiyorum.

Tüm hayatım boyunca dedem ve babaannemle çok sıcak bir ilişkim oldu. Daha okula gitmezken günlerimin çoğunu onlarda geçirirdim. İki yaşlı insan kimi zaman benimle evcilik oynar kimi zaman ip atlar kimi zaman da saklambaç oynarlardı.

Ben biraz daha büyünce dedemle gezmelerimiz başladı. Zaman zaman zilimize basar, anneme “Esra’yı hazırla onu gezmeye götürücem” derdi. Benim küçücük ellerimden tutup bazen Gülhane Parkı’na hayvanat bahçesine bazen de Sultanahmet’te tarihi mekanlara götürürdü. 19 Mayıs, 23 Nisan gibi ulusal bayramları ise hiç kaçırmaz mutlaka stadyumda dedemle yerimizi alırdık. Sonrasında liseye başlama, üniversiteyi kazanma, mezuniyet gibi heyecanlarımızı hep beraber yaşadık.
 

Ne kadar yoğun olursam olayım her Cumartesi mutlaka onların yanına gider ve sohbet ederdim. 6 sene evvel babannemi kaybettikten sonra ziyaret konusuna daha da özen gösterir oldum. En son geçen hafta Cumartesi günü dedemin yanına gittim. Beraber oturduk ve sohbet ettik. O gün dedemi son defa gördüğümün farkında değildim. Ayrılırken her zaman yaptığım gibi sarılıp öptüm. O da bana “bir ara gel de yemek yapalım” dedi. Dedem eski aşçı olduğu için iyi yemek yapardı ve bana tariflerini öğretmek çok hoşuna giderdi. “Tamam dede, haftaya gelirim yaparız” dedim. Bilemiyordum ki ertesi gün dedem beyin kanaması geçirecek, 4 gün sonra aramızdan ayrılacak ve biz o yemeği hiç yapamayacaz...

2015 giderken dedemi de götürdü. Nur içinde yatsın dedeciğim, mekanı cennet olsun.

18 Aralık 2015 Cuma

Ah Şu Takıntılar

Sevgili Ness’in Kelebekleri (http://nessinkelebekleri.blogspot.com.tr/)  mimlemiş. Mimin konusu ise günlük hayatımızı etkileyen takıntılar. Keşke hiç bir şeyi kafamıza takmasak ve hiç takıntılarımız olmasa...Yaşam o zaman ne kadar kolay olurdu.
Gelelim benim takıntılarıma. Ben Salı gününe takık durumdayım. Hani ninelerimiz “Salı sallanır” demişler ya aynen bu söze katılıyorum.  Ne zaman kötü bişi yaşasam ya da işim ters gitse mutlaka Salı gününe denk geliyor. O yüzden haftanın bugününü hiç sevmiyorum. Hatta ne zaman Salı günü bişi olsa “Salı yaptı yine yapacağını” diyorum. Artık özellikle ben o gün olan olumsuz şeyleri ayıklıyor muyum yoksa gerçekten o günde bir bedbahtlık mı var bilmiyorum.
Başka takıntım var mı diye düşününce şu el yıkama meselesi aklıma geliyor. Zırt pırt el yıkıyorum. Öyle ıslak mendiller filan da kesmiyor. İlla su-sabun olacak. Hadi yıkamak bişi değil de hiç böyle pamuk gibi yumuşak ellerim olmayacak ona yanıyorum.

Bi de çoğu kişi de olan kapıyı camı kontrol etme takıntım var J
Bunların dışında da başka takıntım yok. Eskiden bazı batıl inançlarım vardı. İşte gece tırnak kesilmez, kara kedi..vs. Çok şükür bunların  hepsini yendim J

Bu mimi de isteyen herkes yapabilir.

15 Aralık 2015 Salı

Rüstem Paşa Camii

Tahtakale’de her gün yüzlerce kişinin geçtiği bir sokakta tam 500 sene önce inşa edilmiş bir cami var. Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde Sadrazam Rüstem Paşa’nın (aynı zamanda Sultan Süleyman’ın damadı) kendi adına yaptırdığı caminin mimarı da dönemin hatta tüm dönemlerin en büyük mimarı “Mimar Sinan”.
Eminönü’ne ne zaman gitsem bu caminin önünden geçerdim. Son gidişimde de caminin içini gezme şansım oldu. Öncelikle caminin girişi o kadar küçük ki orada tarihi bir cami olduğunu farketmeyip önünden geçip gitmek içten bile değil.
Küçük kapıdan girdiğimiz zaman bizi dar, loş, merdivenli bir koridor karşılıyor. Kendimi eski zamanlarda hissederek basamaklardan yukarı doğru çıkmaya başladım.
Basamakların son noktası geniş bir avluya açılıyor.
Caminin içi ise Mimar Sinan’ın ince zevkini, zerafetini tümüyle yansıtıyor.
Tavan süslemeleri de çok hoş.
Caminin çıkışında da yine o dönemden kalma külliyenin bir parçası olarak inşa edilmiş bir çeşme bulunuyor.

11 Aralık 2015 Cuma

Yeni Yıl Yaklaşırken

Bu sene Aralık ayı benim için kötü başladı L Oysa her sene dört gözle beklerim Aralık ayını. Yılın en sevdiğim ayıdır. Yeni yıla sayılı günlerin kaldığı yılın bu vaktinde caddeler süslenir, mağazalar daha albenili olur, hediyeler verilir, hediyeler alınır... Ama daha da önemlisi gelecek sene için planlar yapılır, kararlar alınır. Umuttur yeni sene, başlangıçtır yeni sene..Ha bu kararların ne kadarı uygulanır, umutlar ne kadar gerçekleşir tartışılır. Çoğu zaman yeni yılın ilk günlerinde çoktaaaan rutin hayata dönülmüş her şey unutulmuş olur. Zaten 31 Aralık günü üzerimize sihirli değnek değmeyeceğine göre bu da çok normaldir.
Buna rağmen plan yapmak hatta yaptığım bu planları yazıya dökmek çok iyi geliyor bana. Bu senede yazacam, karalayacam bişeyler. Hatta bunun için “Yapılacak İşler Listesi” diye bir defter bile aldım J
Umut dolu yeni yıl ajandası ise doldurulmayı bekliyor.
Her zaman ki gibi izlemek istediğim filmleri, okumak istediğim kitapları, görmek istediğim yerleri not alıcam. Bunların dışında en önemlisi kendimle ilgili kararlarımı yazıcam. Bunların ne kadarını gerçekleştirebilecem bilmiyorum ama yazmak bana iyi gelecek onu biliyorum.
Sonra takvim boyamaya başlıyorum çok yakında. 2015’in sanırım  en popüler hobisi boyama yapmaktı. Son günlere doğru bir de boyama takvimi çıktı. Kendi takvimimizi kendimiz boyuyoruz.
İşte böyle yeni yıl yaklaşıyor. Siz neler yapıyorsunuz, ilginç fikirleriniz, planlarınız var mı?

30 Kasım 2015 Pazartesi

Neye Niyet Neye Kısmet

Aslında bu hafta ki planımda Eminönü’ndeki Rüstem Paşa Camisinden bahsetmek vardı. Geçen hafta camiyi gezmek ve fotoğraf çekmek için Eminönü’ne gittim. Ancak o gün bazı şeyler oldu ve benim yüreğimi kocaman bir hüzün kapladı. Yine camiyi gezdim gezmesine ama eve gelince moral bozukluğu ile çektiğim fotoğrafların o kadar güzel olmadığını farkettim. En kısa zamanda  Eminönü’ne gidip Koca Mimar’ın eserini hakkını vererek yeniden fotoğraflamak istiyorum.

Neye niye neye kısmet diyelim ve gelelim bugünkü yazımın konusuna. Hafta sonu çok güzel bir film seyrettim. Meryl Streep, Alec Baldwin ve Steve Martin’in baş rollerini paylaştığı filmin ismi It’s Complicated, türkçeye çevrilmiş adıyla İlişki Durumu Karışık. Bu isimle şu an tv de bir dizi oynuyor.Onunla uzaktan yakından ilgisi yok onu belirteyim. Film orta yaşlarını sürmekte olan boşanmış bir çiftin hikayesini konu ediniyor. Üç başrol oyuncusu da yılların tecrübesini sahnelere yansıtmış. Espriler çok güzel. Uzun süredir sesli kahkaha atmamıştım J Kesinlikle tavsiye ederim.

26 Kasım 2015 Perşembe

Zorlu Işık Festivali

Bilboardlarda festivalin reklamını gördüğüm anda gitmeyi kafama koymuştum. Geçen hafta da gidip gezme şansım oldu. Zorlu Avm’nin bahçesi üzerine kurulmuş olan festival alanında bir çok sanatçının ışık eseri sergileniyordu.

Festivalde ilk gözüme çarpan rengarenk ışıklar saçan yer döşemesi oldu. Belli aralıklarla renk değiştiren zeminin müdavimi çocuklardı :)
Kuşlarla donatılmış ağaçlar...
Rengarengarenk...
Festival alanında ayrıca kapalı mekanlar oluşturulmuştu ve en dikkat çekici eserler buralarda sergileniyordu. Ekranlarla kaplanmış iç mekanda ışık gösterisi yapılıyordu. Her gösterinin de bir teması vardı. “İşte bu ışık gösterisi ile sanatçı burada doğanın oluşumunu..vs anlatıyor” gibi temalar. Valla sanatçı yanım olmadığından mıdır nedir bilmem ben hiç tema filan anlamadım. Seyredip, çıkıverdim. Bu arada kabinlere girmek için epey kuyruk beklemek gerekiyor. O yüzden ilk iki yer sonrası vazgeçtim.
Kabinlerden birinde sergilenen eserlerden biri...
 
Işık tavşanı... İşte bana bunlarla gelin. Gayet net, tavşan işte J

Bir de son zamanlarda oldukça popüler olan mandala köşesi vardı. Burası ilginç köşelerden biriydi. İsminizi yazıyorsunuz ve karşınıza bir mandala şekli çıkıyor.
Özetlersek ben bu ışık festivalini sevdim. Böyle ilginç festivallerin çoğalması dileği ile...

24 Kasım 2015 Salı

Yaz Kitapları

Durum ve mevsim gözetmeksin kitap okumayı seviyorum ama galiba en çok yazın şezlonga yayılıp okumaktan hoşlanıyorum. Kafam günlük şehir hayatının karmaşasından uzaklaşmış, güneşin sıcaklığı ve ılık esen rüzgar çevremi sarmışken dalga sesleri eşliğinde kitap okumak çok keyifli oluyor. Eylül’de Çeşme’de gerçekleştirdiğim tatilde böyle 3 tane kitap okudum.

Kitaplardan ilki Piruze ve yazarı Sinan Akyüz. Süpermarkette dolaşırken düşük fiyata satıldığını görüp almıştım. Kitapta babası bürokrat olan bir kızın Suriyeli bir Arap aileye gelin gitmesi ve o ailede  yaşadıkları anlatılıyor. Olay tamemen gerçek hikayeye dayanıyormuş. Bir solukta, merakla sayfaları çevirerek okudum. Hikaye bana çocukluğumda okuduğum Kızım Olmadan Asla’yı anımsattı.
İkinci kitap Sarah Jio’nun Elveda Haziran kitabı...Diğer Sarah Jio kitapları gibi  su gibi okundu bitti. Best seller tarzında yazılmış kitabın konusu nedir diye soracak olursanız valla biraz düşünmeliyim. Best seller kitaplar hemencecik okunuyor, çok da güzel kafa dağıtıyor ama sabun köpüğü gibi akılda hiç bir şey kalmıyor J

Tatilde son okuduğum kitap ise Gabriel Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık oldu. Yazarın daha evvel Kımızı Pazartesi ve Kolera Günlerinde Aşk kitaplarını okumuştum ve her ikisini de çok beğenmiştim. Ancak bu kitap için aynı şeyi söyleyemeyecem L Okurken inanılmaz derece sıkıldığım ve bir an önce bitsin diye çaba gösterdiğim bir kitap oldu. Domuz kuyruklu çocuklar, ensest ilişkiler, 150 sene yaşayan kadınlar gibi olağan dışı durumlar okumamı oldukça zorlaştırdı. Evet kitap Nobel ödülü almış ve belli bir yere konmuş ama ben sevemedim.