Sultanahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultanahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2015 Perşembe

Milyon Taşı ve Firuz Ağa Camii

Dünya değişiyor, şehirler değişiyor, Sultanahmet değişiyor ama bir taş var ki orada yüzyıllardır değişmeden yerinde duruyor. Her gün önünden geçen binlerce genci, yaşlıyı her milletten insanı selamlıyor. Yerabatan Sarnıcı’nın yanında bulunan Milyon Taşı’ndan bahsediyorum.

Milyon Taşı, Doğu Roma döneminde yapılmış, Antik Roma Yolu’nun başlangıcı kabul edilen bir yapı. Önceleri 4 sütundan oluşan kubbeli bir görünümü varmış ama zamanla şimdi ki gibi tek sütunluk bir taş haline gelmiş.
Taşın hemen önünde ise ayak basılan noktadan diğer dünya şehirlerinin uzaklığı gösteriliyor. Biraz kenar bir yerde kaldığından biraz da çevresinde çok fazla görkemli yapı bulunmasından ötürü önünden gelip geçen insanlar tarafından kolay farkedilmiyor. Ben o civara sık sık gitmeme rağmen çok sonraları farketmiştim.
Milyon Taşı’ndan biraz daha ilerleyince, tramvay yolu üzerinde Firuz Ağa Camisini görüyoruz. Firuz Ağa, 2.Bayezid döneminde hazinerdarbaşıymış ve adına da bu camiyi yaptırmış. Yani her gün  tramvay için önünde büyük bir kalabalığın biriktiği bu cami tam 500 yaşında.
Caminin içi diğer ilk dönem Osmanlı camilerindeki gibi sade ve zarif.

Camiyi de gezdikten sonra kısa Sultanahmet turumu  böylece tamamlamış oldum.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Müzeden Çarşıya

Mozaik müzesinin girişinin Arasta çarşısından olduğundan önceki yazımda bahsetmiştim. Müzeden çıkınca biraz da çarşıda dolaştım. Arasta çarşısını çok küçük bir Kapalıçarşı olarak düşünebiliriz. Burada, Kapalıçarşı’da satılan ürünlere benzer ürünler satılmakta.
Bakalım neler varmış...
İznik çinisi tabaklar...
Şıngır şıngır kapı süsleri...
Ben bu çarıkları çok seviyorum yaw...
Rengarenk çay takımları...
Arasta Çarşısı’nda kısa bir tur attıktan sonra - zaten isteseniz de uzun tur atamazsınız- Sultanahmet Meydanı’na doğru yol aldım.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Sultanahmet’te Gizli Saklı Bir Müze : Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Sultanahmet’te yürürken başımızı ne tarafa çevirsek tarihi bir eserle karşılaşırız. Sultanahmet öyle 1 günde baştan sona gezilmez. İyice tadını çıkarmak için bir kaç kez gitmek, eni konu gezmek gerekir. Burada bulunan Topkapı Sarayı, Ayasofya Kilisesi, Sultanahmet Camisi gibi büyük eserleri defalarca kez gezdim. Öte yandan ismini bi ara duyduğum aaa buraya da gitmek lazım dediğim Büyük Saray Mozaikleri Müzesine bir türlü gidememiştim ta ki geçtiğimiz hafta sonuna kadar. Pazar sabahı düştüm Sultanahmet yoluna ve istikamet doğru Büyük Saray Mozaikleri Müzesi J

Müze, Sultanahmet Camisi’nin arka tarafında yer alan Arasta Çarşısı ‘nın (bu da başka bir yazının konusu olacak) yanında yer alıyor. İçeri girerken müze kartı geçerli. Müze kartınız yoksa giriş 10 TL.
Burası çok yakın zamanda -40'lı yıllarda- keşfedilmiş bir yer. Bizans İmparatorluğu döneminde Sultanahmet semti o zamanki adıyla Saray Tepesi semti yine yönetimin merkeziymiş. Bugünkü Sultanahmet Cami ve Ayasofya Kilisesini içeren alan üzerinde büyük bir saray kuruluymuş. Ancak imparatorluğun çökmesinden sonra sarayın bir çok kısmı günümüze ulaşamamış. 40'lı yıllarda yapılan kazı çalışmalarında ise tesadüfen zemini tamamen mozaikle kaplı olan bir yapıya rastlanmış ve bu yapının kaybolan sarayın bir parçası olduğu saptanmış. Ardından yapılan çalışmalarda elde edilen tüm mozaikler buraya taşınarak burası müze haline getirilmiş.
Müze, çok kısa zamanda gezilebilecek büyüklükte. Yani yarım saat içinde detaylı olarak gezilebilir. Flashsız fotoğraf çekmek de serbest. Bazı çektiğim fotoğrafları aşağıda paylaşmak istiyorum.

Hecin devesi mozaği...
Kuzu yiyen ayı...
Değirmen ve geyik...
Aslan ve filin mücadelesi...
 Genç çiftçi başı ve kadın başı...
En önemli kısım tabi ki zemindi. Tek parça halinde oluşturulan mozaik kaplama zamanla kısmi olarak zarar görse de harikaydı.

15 Mart 2014 Cumartesi

Hipodrom = At Meydanı

2 hafta evvel Ayasofya Kilisesi gezimden bahsetmiştim. Ayasofya’dan ayrıldıktan sonra Sultanahmet meydanına doğru yürümeye başladım. Sultanahmet Meydanı, Bizans İmparatorluğu döneminde şehrin en önemli meydanıymış. Burası Hipodrom olarak bilinirmiş. Hipodrom, “at binenlerin, atların meydanı” anlamına geliyor. Osmanlı döneminde de zaten burası “At Meydanı” olarak isimlendirilmiş.
Özellikle yaz akşamları püfür püfür esen bu meydanda bir çok tarihi eser bulunmakta. Meydana girildiği zaman ilk göze çarpan eser Alman Çeşmesi oluyor. Zarif bir mimariye sahip olan bu çeşme, Alman imparatoru 2.Wilhelm’in Osmanlı Devleti’ne hediyesi. Çeşme şu an fotoğrafta görüldüğü üzere tadilatta.
Alman çeşmesini geçtikten sonra meydanın en yüksek yapısını, Dikilitaş’ı görüyoruz. Dikilitaş, Mısır’da yapılmış ve Bizans İmparatorluğu döneminde İstanbul’ a getirilmiş bir yapı.
Taşın ayak kısmında kabartmalar bulunuyor.
Dikilitaş’ın hemen arkasında ise yılanlı sütun yer alıyor. Yılanlı sütun tahribata uğramış eserlerden biri. 3 başlı yılan şeklinde olan bu sütunun 2 başı kayıp L Bir başı da İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bu sütunun ilginç bir hikayesi var. Sütun ilk önce bir Yunan şehri olan Delfi’de dikilmiş. Bir rivayete göre dönemin büyücüleri sütuna güçlü büyüler yaparak şehri, akrep, yılan gibi zehirli hayvanlara karşı korumayı hedeflemiş. Bizans döneminde İstanbul’un başkent olmasından sonra bu sütun aynı amaçla İstanbul’a getirilmiş.
Meydanın en sonunda ise Örme Taş yer alıyor. Örme Taş, hipodrom eksenindeki eserlerin sonuncusu, atların da dönme noktasıymış. Benim de Sultanahmet gezimin son noktası oldu :)
 

21 Ekim 2013 Pazartesi

Yerabatan Sarnıcı

Geçen hafta sonu yolum yine Sultanahmet’e düştü. Topkapı Sarayı ile Yerebatan Sarnıcını gezerek bol bol fotoğraf çektim. Makinemin şarjını Topkapı Sarayı’nda bitirdiğim için Yerebatan Sarnıcı’nda çekilen fotoğraflar cep telefonu ile oldu maalesef L

İlerleyen günlerde Topkapı Sarayı’ndan bahsedicem ama önce Yerebatan Sarnıcı...
Bir su deposu düşünün...İstanbul’un(tabi 1500 sene öncesinin İstanbul’undan bahsediyorum) su ihtiyacını karşılayacak kadar büyük bir depo. İçine girdiğiniz zaman mistik bir havanın sizi karşıladığı, heykel başlarıyla süslenmiş bir depo...İşte bu deponun adı Yerebatan Sarnıcı. Sultanahmet’te yer alan onlarca tarihi eserden biri de bu sarnıç. Tam 1500 sene önce Roma döneminde İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak üzere inşa edilmiş ve günümüze kadar ulaşmış bir yapı.

Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya’nın hemen arkasında yer alıyor ve her daim önünde sıra oluyor. Ancak sırada öyle çok beklemiyorsunuz. 10 dakikada içeri girilebiliyor. Burada Müze Kartı geçmiyor maalesef ama giriş ücreti pahalı sayılmaz.
İçeri girdiğimiz zaman loş ışık veren lambalarla aydınlatılmış bir ortamla karşılaşıyoruz. Sayamadığımız kadar fazla sütun ve  su birikintisi içinde yüzen balıklar var. Ve tabi ki her su birikintisinin, havuzun olmazsa olmazı bozuk paralar var J İnsanlar dilek tutup suya bozuk para atıyorlar. Suya para atmanın bir hikayesi var mı tabi ki yok, alışkanlık işte J

Yerebatan sarnıcı karanlık olduğunundan mıdır yoksa yerin altında olduğundan mıdır bilmiyorum gerçekten mistik bir havası var. Sarnıç içinde ilerleyince terleyen bir sütun görüyoruz. Sütunda ortamın havasından kaynaklanan bir terleme gerçekleşmekte. İnsanlar burayı da dilek sütunu haline getirmişler J
Sarnıcın en sonunda ise ters dönmüş iki tane medusa heykeli bulunmakta. Burada medusa başlarının ters olmasının mitlojide bir hikayesi bulunmakta.

“Medusa; siyah gözleri, uzun saçları olan güzel bir kızdır. Zeus’un oğlu Perseus’u sevmektedir. Bu arada Athene de Perseus’u sevmekte ve Medusa’yı kıskanmaktadır. Bunun için Athene, Medusa’ın saçlarını korkunç yılanlar şekline sokar. Artık Medusa kime baksa, baktığı kimse taş kesilir. Bir süre sonra Perseus ve Medusa karşılaşır. Perseus, Medusa’nın büyülendiğini düşünür ve başını keser. Başını elini alıp düşmanlarını taşa çevirerek bir çok savaş kazanır. Bu olaydan sonra Medusa’nın başı Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlenmiştir.”
Şimdilik Yerebatan Sarnıcı’ndan ve benden bu kadar J

27 Ağustos 2013 Salı

Nostaljik Bir Sokak

Bir tarafını yaklaşık 300 sene Osmanlı hanedanına başkentik yapmış Topkapı Sarayı’na, bir tarafını da yüzlerce senedir ayakta duran Ayasofya Kilisesi’ne dayamış bir sokak var Sultanahmet’te. Soğukçeşme Sokağı...Ne zaman o civarlarda geziye çıksam bu sokağa uğramadan edemiyorum. Soğukçeşme Sokağı, Arnavut kaldırımlı yolu, konakları ve eski çeşmeleri ile nostaljik bir hava estiriyor.
Sokak, boylu boyunca konaklardan oluşuyor. Vakti zamanında ülkenin ileri gelenleri, varlıklı aileleri bu sokakta oturuyormuş. Fakat geçtiğimiz 50-60 yıl içerisinde sokak sakinleri burayı terk etmiş. Son senelerde ise terkedilmiş konaklar restorasyondan geçmiş ve böylece sokak eski güzelliğine tekrar kavuşmuş.
Sokağın başlarında İspanya kraliçesi Sophia’nın onurlandırıldığı ev bulunmakta.Sokakta en beğendiğim konaklardan biri burası diyebilirim. Zarif, mavi bir konak...
Biraz ilerleyince 6.Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün doğduğu evi görüyoruz. Hanımeli sarmaşığı ile bezenmiş bu konak da epey dikkat çekici.
Çeşmeler ve lambalar da konakların görüntüsünü tamamlayan diğer nostaljik unsurlar.
Sokakta ayrıca istanbul Kitaplığı ve Bizans Sarnıcı bulunmakta. Sarnıç şu an restoran olarak hizmet veriyor.
Sokağı boylu boyunca yürüdükten sonra Gülhane Kapısına çıkmış oluyoruz. Böylece sessiz, sakin bir yerden sonra  bol gürültülü bir ortamda  buluyoruz kendimizi.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

İstanbul'un 1.Tepesi ve En Neşeli Semti

İstanbul’un en neşeli semtini seç deseler kesinlikle Sultanahmet’i seçerim. Farklı dinlere, farklı ırklara sahip her yaştan, her cinsiyetten insanın buluşma noktası Sultanahmet. Gülümseyen yüzleri en çok burada görüyorum. Turistler sırtlarında çantaları, ellerinde haritaları meraklı gözlerle etrafı süzüyorlar. Çocuklar pamuk şekeri, haşlanmış mısır peşinde koşturuyor, tarihe meraklı gençler ise yeni bir şeyler keşfetme sevdasıyla geziyorlar.

Sultanahmet, ziyaretçilerini sadece neşesi ile değil aynı zamanda barındırdığı tarihi simgelerle de kucaklıyor. Bu semt, İstanbul’un 1.tepesinde yer alıyor. 7 tepeden ve özellikle 6.tepeden daha evvel ki http://yasamizi.blogspot.com/2013/04/istanbul-yedi-tepe-biz-altnc-tepede_17.html yazımda bahsetmiştim.
Peki Sultanahmet’te ne var? Ne yok ki...Her köşesinde tarihin izlerini sürmek mümkün. Burada hem Osmanlı döneminden hem de Roma döneminden yani iki büyük imparatorluktan kalan onlarca tarihi simgeyi görüyoruz. Örneğin; Osmanlı Hanedanına uzun yıllar ev sahipliği yapmış Topkapı Sarayı, yüzlerce yıldır kızıl çehresi ile insanları selamlayan Ayasofya Müzesi hemen karşısında Sultanahmet Camii,  1000 yılı aşkın süredir ayakta kalan Yerabatan Sarnıcı ....vs.
Geçen hafta Sultanahmet’e gitmişken camiye girip dua ettik. Bugün de hazır anılar taze iken Sultanahmet Camisinden bahsedeyim dedim. Sultanahmet Camii, 1.Ahmet tarafından inşa edilmiş bir cami. Aynı zamanda İstanbul’da 6 minareli olarak inşa edilmiş ilk cami. Bir hikayeye göre inşa edildiği dönemde 6 minareli tek cami Mekke Camiimiş. Dolayısıyla padişah 6 minareli cami yaptırdığı için saygısızla suçlanmış. Bunun üzerine 1.Ahmet, Mekke camisine bir minare daha ekleterek sorunu çözmüş ve 6 minareli Sultanahmet camisini tamamlatmış.
Benim çektiğim fotoğrafta minarelerin ikisi çıkmamış...
 
 
Cami aslında külliyenin parçalarından biri. Külliyenin diğer parçalarını medrese, çarşı, hamam, türbe..vs oluşturuyor. Ancak bir çok yapı maalesef günümüze ulaşamadan yok olmuş.

Sultanahmet cami, batı dünyası tarafından Blue Mosque yani mavi cami olarak adlandırılıyor. Bunun  nedeni ise içinde kullanılan mavi ağırlıklı çiniler. Eskiden içinde bir de devekuşu yumurtaları bulunduruyorlarmış. Buna sebep ise devekuşu yumurtasının örümcek ağı oluşumunu engellemesiymiş.

1.tepe işte böyle...Neşesi ile tarihi ile bizleri misafir ediyor. Her gidişimde yeni bir şeyler keşfediyor ve öğreniyorum orada. İlerde başka tarihi noktalarına da dokunuruz inşaallah...

30 Temmuz 2013 Salı

Ramazan ve Sultanahmet

Sultanahmet, Ramazan ayında en fazla etkinliğin olduğu ve kalabalığın dolup taştığı semtlerden biri. Biz de bu kalabalığı biraz daha arttıralım dedik ve soluğu Sultanahmet’te aldık. İftara 1-1.5 saat kala gittiğimiz semtte herkes iftar için yerini almıştı bile. Neyse zamanız var yer buluruz diyerek dolaşmaya başladık.

At meydanının arka tarafına ramazan dolayısıyla uzun bir çarşı kurulmuş. Çarşıda çeşitli yiyecek standları (ünlü baklavacılar, dondurmacılar kahveciler), süs eşyası tezgahları ve geleneksel türk sanatları standları bulunuyor.
İlk girişte son derece yöresel bir ekmek tezgahı vardı. Tezgahın hemen yan tarafında ise leblebici yerini almıştı. Etrafı saran kavrulmuş leblebi kokusu oruçlu iken daha bir güzel geliyordu J
 
 
Çarşı içinde biraz ilerleyince geleneksel türk el sanatlarının tanıtıldığı tezgahlarla karşılaştık. Örneğin; bir cam ustası marifetlerini sergiliyor ve çok güzel cam objeler üretiyordu.
Biraz daha ilerleyince ebru sanatının gösterildiği bir stand gördük. Hatta 5 tl karşılığında isteyen misafirler ebru çalışması yapabiliyor.
El yapımı bu bebekler de çok şirindi. Eve gelince almadığıma pişman oldum L
Boza tezgahı ve bakır eşyaların satıldığı tezgahlar da yerini almıştı. Yaz günü boza içmek cazip gelmediği için bu tezgaha uğramadık.

Çarşıyı gezdikten sonra Sultanahmet meydanında bir tur attık ve iftar saati geldi. Orucumuzu bozup, karnımızı doyurduktan sonra tekrar çarşı içine girdik ve dondurma ile yiyecek faslını noktaladık. Biz dondurmamızı alırken coşkulu sesler gelmeye başlamıştı. Ön tarafa doğru ilerleyince minik bir amfi tiyatro kurulduğunu ve mehter takımının sahne aldığını gördük. Biraz seyrettikten ve sonrasında eve doğru yola çıktık.