seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2017 Pazartesi

Barcelona Barcelona

Herkes Barcolona’yı o kadar övüyordu ki gitmeden beni bi merak sarmıştı. Gittim, gördüm, gezdim. Beğendim mi? Evet..Övülecek kadar mı? Hayır.. Barcelona hakkında yapılan söylemlerin biraz abartılı olduğunu düşünüyorum. Deniz kenarı, canlı, neşeli, mimari harikalar barındıran güzel bir şehir ama bir rüya şehri değil. Tabi herkesin rüyası farklı J

Şimdi gelelim şehre… Gaudi Barcelona’ya imzasını atmış desek yeridir. Önce ki yazımda Guell Park’tan bahsetmiştim. Şehir içinde de mimarın önemli eserleri var. Casa Battlo bunlardan biri. Casa Battlo, süslü püslü sanki böyle şeker kaplamalı bir bina. Ben çok beğendim. İçini gezecek vaktimiz yoktu ancak içi de çok hoşmuş. Pencere dizaynından, odalara ışık giriş alanlarına kadar incelikle tasarlanmış.
Diğer Gaudi eseri ise Casa Amattler…
Ve Sagrada Familia…Gaudi’nin ömrü yetmediği için bitiremediği kilise…Bitmeyen kilise söylemi sanırım turist çektiği için hala kilisenin inşaatı devam ediyor. Ancak böyle bir muhteşem eserin tepesinde vinç görmek bence çok da hoş değil.

Sagrada Familia’ya ev sahipliği yapan Catalonya Meydanı…
Sagrada Familia’yı da gördükten sonra Barcelona’nın meşhur caddesi La Ramblas üzerinde yürüyüşe geçtik. Geniş geniş kaldırımlara sahip, hareketli, neşeli bir cadde.
Cadde üzerinde Miro Mozaği bulunuyor. İspanya’nın ünlü sanatçılarından Miro’nun Rüzgar Gülü ismini verdiği mozaikten bir parça aşağıda yer almakta.
Ünlü evlerden bir tanesi de Casa Quadros…Bir diğer adıyla şemsiyeli ev. Benim beğendiğim yapılardan biriydi.
Ve… Boqueria..Sadece yiyecek ve içecek satılan kapalı bir pazar. Buraya uğrayıp da aç kalmak mümkün değil. Biz de karnımız burada doyurduk.
Caddenin sonu limana çıkıyor. Iyot kokusunu içimize çekmeden önce Christoph Colomb’un heykelini fotoğrafladık
Sonrasında ise liman…

15 Ekim 2015 Perşembe

Alaçatı Pazarı

Çeşme’ye gitmeden evvel çevremdekiler bu pazarı o kadar çok övdüler ki pazarın kurulduğu günü kaçıracam diye ödüm koptu J Pazar,  Cumartesi günleri kuruluyormuş. Dolayısıyla tatilin ilk günü Cumartesi’ye alarmımı kurarak işi sağlama aldım.

Cumartesi sabahı Alaçatı’ya doğru yola çıktığımda dolmuşların kalabalıklığı pazarın popülerliğini kanıtlar nitelikteydi.
Pazar, yiyecek ve giyecek bölümü olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Giyecek bölümünde günümüz modasına uygun şeyler satılıyor. Fiyatlar da gayet makul. Ancak öyle övüldüğü gibi aman aman ürünler bulamadım açıkçası. Yani bizim Beşiktaş pazarından çok da farklı değildi. Ben sanırım duyduğum övgülerden ötürü gözümde çok büyütmüşüm.
Yiyecek bölümü ise İstanbul pazarlarına göre daha güzeldi. Bir kere tüm sebze ve meyveler iştah kabartacak ölçüde canlıydı.
İlk defa kabak çiçeği gören ben uzun uzun bu tezgahta kaldım. Görüntüsü çok hoştu acaba yemeği nasıldır?
İstanbul’da bal kabağına çok rastlarız ama su kabağı az bulunur. Burada yeterince vardı...
Yöresel ürünler standı en sevdiğim bölüm oldu. Tarhanalar, erişteler, köy ekmekleri nefis görünüyordu.

Ege’de olup ot bölümü görmeden olmazdı. Envai çeşit bitki satılıyordu. Bazılarını almaya yeltendiysem de neme lazım alerji filan yapar diye geri bıraktım.
Pazarda gezim bittikten sonra ise  Alaçatı hatırası çektirerek hem Alaçatı’ya hem de Çeşme’ye veda ettim.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Alaçatı

Çeşme’ye kadar gidip Ilıca’da konaklayıp Alaçatı’yı gezmeden dönmek olmazdı. Dolayısıyla tatil esnasında  Alaçatı’ya da zaman ayırdık. 

Alaçatı’ya girişte bizi yel değirmenleri karşıladı. Yakın zamanda restore edilmiş olan yel değirmenleri fotoğraf çekenlerin uğrak noktasıydı.
İçerlere doğru ilerledikçe arnavut kaldırımlı sokakları, mavi panjurlu / mavi kapılı evleri ile Alaçatı çok hoş görünüyordu.
Kış hazırlıkları çoktan başlamıştı J
Kasabada en sevdiğim olay sokaklara yayılmış olan masalar oldu. Daracık sokaklarda, şirin masalar ve Ege lezzetleri misafirlerini bekliyordu.

Buranın meşhur yerlerinden biri de İmren pastanesiymiş.Pastanede mola vererek damla sakızlı kurabiyesini tattık. Nasıldı diye sorarsanız cevabım fena değil ama öyle muhteşem bir lezzet beklemeyin olacaktır. Tabi damak tadı da kişiye göre değişir.
Çarşıda bir çok hediyelik eşya dükkanı bulunmakta. Yalnız satılanların pahalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İstanbul’da 40 TL olan bir nostaljik levha burada 350 TL'ye satılıyordu :)
Veee 4 gün sonra bir kez daha Alaçatı’ya gelme planı yaparak – bu sefer ki geliş amacımız Alaçatı pazarı olacaktı- otele döndük.

10 Eylül 2015 Perşembe

Porvoo ve Dönüş

Hani tabağınızdaki en sevdiğiniz yemeği sona saklarsınız ya meğer Porvoo da bizim için tatilin sonuna saklanmış. Seyahatin son günü Porvoo’ya doğru yola çıktığımızda açıkçası böyle güzel bir yer beklemiyordum.
Porvoo, Helsinki yakınlarında nehir kenarına kurulmuş bir kasaba. Doğanın içinde olması, arnavut kaldırımı sokakları ve rengarenk evleri ile  size kendinizi bir masal şehrinde hissettiriyor.
Kasabada çok güzel tasarım dükkanları da buluyor. İlginç eşyalar arayanlar burada çok hoş şeyler bulabilir. Ancak fiyatlar pahalı olduğu için ben pek alışveriş yapamadım. Öte yandan önüne bir masa iki sandalye atılmış şirin cafelerinde tatlı yemeden de yoluma devam edemedim.
Cafe Clockan lezzetli cheese cake ini bize sunarken artık dönüş vaktimizin geldiğini de hatırlatıyordu.
Dönüşte Helsinki’de bir kaç saat boş zamanımız vardı. Bu boş zamanda büyük bir bit pazarına rastladık. Eski eşyalar arasında dolaşarak biraz zaman geçirdik.
Böylece 8 gün dolu dolu geçen tatilimizi  bitirmiş olduk ve dönüş yoluna geçtik :)

7 Eylül 2015 Pazartesi

Tam Yol İleri : İstikamet Helsinki

Estonya’da uyandığımız son sabah içimde garip bir heyecan vardı. Kuzeyin büyük bir şehrine Helsinki’ye gidecek ve bu yolculuğu gemi ile yapacaktık. Deniz yolculuğu deneyimim Avrupa-Anadolu yakası arasında sınırlı olduğu için tabi ki çok heyecanlandım. Limana gelişimizin ardından 9 katlı bir gemide yerimizi aldık. Yolculuk ettiğimiz gemi,  içinde restoran, süper market  ve çeşitli dükkanlar barındıran büyük bir gemiydi. Dolayısıyla dükkanları gezerken vaktin nasıl geçtiğini ve Finlandiya’ya nasıl ulaştığımızı anlamadık. Dükkanların birinde gördüğüm elinde çatal bıçak ve ketçap hazır bekleyen ayı baskılı t-shirt Finlandiya’nın kutup bölgesine atıfta bulunuyordu ve benim çok hoşuma gittiJ
Finlandiya aynı zamanda binlerce adaya ev sahipliği yapması ile ünlü. Dolayısıyla  karaya adımımızı atmadan evvel ada manzaraları ile göz banyosu yaptık
Karaya çıkınca ilk durağımız Helsinki Katedrali oldu.
Şehirde demiryolu ulaşımı inanılmaz derecede gelişmiş durumda. Ben hiç bir Avrupa şehrinde bu kadar fazla tren hattı gördüğümü hatırlamıyorum. Dolayısıyla gar binası da oldukça görkemli.
Gar binasından biraz daha ilerleyince meşhur alışveriş caddesine ulaşıyoruz (adını unuttum valla) Burada ünlü markaların dükkanlarını ve çeşitli cafeleri bulmak mümkün. Yurt dışı tatillerimde kıyafet, ayakkabı peşinde pek koşmadığımdan bu cadde açıkçası çok ilgimi çekmedi. Öte yandan Helsinki’de yaşayan biri olsam müdavimi olabilirdim J
Caddeden ayrılınca ise açık hava pazar yerine ulaştık. İşte burası tam benlikti. Pazar yerinde geyik boynuzundan yapılmış objeler ve yöresel bebekler başı çekiyordu.

Yeme içme olarak çoğunlukla balık eti, geyik eti ve ayı eti tüketiliyormuş. Ayı etini denemeyi aklımın ucundan bile geçirmediğimden, geyik etini de daha evvel Macaristan’da denediğimden ben deniz ürünü tabağı tercih ettim.
Açık pazarın hemen karşısında ise kapalı bir bulunuyor. Burası sadece yemek içme olarak hizmet veriyor. Bu kapalı binada Finlandiya mutfağının yanında çeşitli ülke mutfaklarını bulmak da mümkün.
Finlandiya’da en çok tüketilen meyveler ise Baltık ülkelerinde olduğu gibi orman meyveleri. Türkiye’dekinin yarı fiyatına çok lezzetli ahududu, böğürtlen ve yaban mersini yenilebilir.
Helsinki’den genel olarak bahsedecek olursak, ulaşım imkanları çok yüksek olan,modern, gelişmiş bir şehir. Valla kendine has bir havası yok ama gezilecek dolaşılacak bir çok yeri var.

3 Eylül 2015 Perşembe

Kadriorg Sarayı ve Rocca El Mare

Talin’e gelen Rus Çarı Deli Petro şehre hayran kalarak burada eşi Katerina için Kadriorg sarayını yaptırmış. Sarayın isim anlamı “Katerina’nın Vadisi” demekmiş. Ziyarete açık olan sarayın çiçeklerle bezenmiş çok geniş bir bahçesi bulunuyor. İçinde ise o döneme ait eşyalar ve resimler sergileniyor.
Deli Petro...
Katerina...
Sarayı gezdikten sonra Rocca El Mare’ye gitmek üzere yola çıktık. Rocca El Mare, Estonların geçmişteki yaşantısını göstermek amacı ile kurulmuş bir açık hava müzesi. Burası kocaman bir ormanın içinde yer alıyor. Daha adım atıldığı anda burna gelen ot kokusu insanı mutlu etmeye yetiyor.
Geleneksel eston evleri...
Bu da evlerin içi....

Yel değirmeni...
El işi yapan bir Eston teyze...
Ormandan orman meyvesi toplamadan dönmek olmazdı J Yaban mersini...
Böylece Estonya’daki günlerimizi de tamamlamış olduk.