Sabah
saatlerinde Sintra’ya vardığımızda hava sıcaklığı 19 C yi gösteriyordu. Tatil
başından beri 35-40 C hava sıcaklığına alıştığımız için epey üşüdük J
Önce
merkezde biraz gezerek eski sarayı gördük.
Ardından ara
sokaklara girerek yukarı doğru yürümeye başladık. Burada en dikkat çekici nokta
Lord Byron’un yaşamını geçirdiği evdi.
Daha sonra
Pena Sarayı’na gitmeye karar verdik. Ah Pena Sarayı ... Şu ana kadar gördüğüm
en güzel saraydı diyebilirim. Masallarda betimlenen saraylara benziyordu.
Saraya
girdiğim anda garip duygulara kapıldım. Sanki pencerelerin birinden Rapunzel
saçlarını uzatacak ya da Pamuk Prenses’in üvey annesini bir ayna karşısında
görecekmişim gibi J
Sarayın
içini ise vakit yetersizliğinden maalesef gezemedik. Ancak kapı girişinden
fotoğraflayabildim.
Sonra puslu
orman yolundan yürüyerek aşağıya inmeye başladık.
Merkeze
vardığımız zaman çok hoş dekore edilmiş bir pastaneye uğrayarak Sintra’ya özgü
bir tatlı çeşidi olan Queijada aldık. Bu tatlı Belem pastasına benziyor ancak
belem pastası kadar lezzetli olduğu söylenemez.
Tatlımızı
yedikten sonra maalesef Sintra’da daha fazla vaktimiz kalmamıştı. Avrupa’nın en
batı ucu olan Cabo de Roca’ya gitmek üzere yola çıkmalıydık L Sintra’da bir çok yeri göremedik.
Kocaman bir botanik bahçesi, manzaralı bir kale, Pena Sarayı’nın içi, bir sürü
sokak, cafe maalesef görülemedi L O yüzden aklım Sintra’da kaldı
diyebilirim. Bir daha gitmek ve Sintra’da 1 tam gün geçirmek çok isterim.