Ice Age
türkçeye çevrilmiş adıyla Buz Devri, kesinlikle salt bir çizgi filmden ibaret
değil. İçinde ince espriler barındıran, güzel seslendirilmiş, harika bir
animasyon. Bir mamut (Manny), bir kaplan(Diego) ve bir tembel hayvanın (Sid)
hikayesi ile başlayan film, yeni karakterler eklenerek 4 defa çekildi. Ben
serinin ilk 3 filmini soluksuz seyretmeme rağmen 4.filmi seyretmeye bir türlü
fırsat bulamamıştım. Nihayet geçen haftalarda 4.filmi de seyrettim ve her zaman
ki gibi beğendim. Gülüp eğelenerek bir kaç saat geçirmiş oldum. Bu arada favori
karakterim Sid yine harikaydı J
Eveet, sizin
önereceğiniz çizgi filmden öte komik animasyonlar var mı?6 Temmuz 2015 Pazartesi
Biri Ice Age İzliyorum Diye Dalga mı Geçti? :)
Evet evet
biri dalga geçti J )) Sinema üzerine sohbet edip filmler hakkında konuşurken
Ice Age sevmem dalga konusu oldu. Napalım olsun varsın, Ice Age seyretmeye
devam.. J
25 Haziran 2015 Perşembe
Güneş Tam Tepemdeyken Okuduklarım
2 hafta
evvel Marmaris’te tatil yaptığımdan bahsetmiştim. Bu tatilde 3 tane kitap
bitirdim. İlk okuduğum kitap İtalyanca Aşk Başkadır oldu. Bu kitabı bir
arkadaşımın tavsiyesi üzerine aldım. Maeve Binchy’nin yazmış olduğu kitap vakti
zamanında çok satanlar listesinde yer almış. Kitap, yolları bir İtalyanca kursunda kesişen farklı
yaşlarda ve cinsiyetlerdeki kişilerin yaşamlarını anlatıyor. Valla işin doğrusunu
söylemek gerekirse ben bu kitabı pek sevemedim. Zaten böyle içinde 10 tane konu
olan ne kitapları ne de filmleri severim. O yüzden sıkılarak bitirdim. Kitabı
ancak çoook ama çok geniş vakti olanlara öneririm.
Bir diğer
kitaba ise heyecanla başladım. Kürşat Başar’ın yazmış olduğu Yaz romanı. Kürşat
Başar’ın daha evvel 2-3 tane kitabını okumuştum. Bunlardan bir tanesi de Başucumda
Müzik’ti. Bayılmıştım Başucumda Müzik’e... Dolayısıyla yazarın bu romanına da yüksek beklentilerle
başladım. Ancak maalesef aradığımı bulamadım. Romanın konusu adından da
anlaşılacağı gibi bir yaz mevsiminde geçiyor. Ancak hikaye o kadar yavaş
ilerliyor ki sıkılmamak elde değil. Umarım bundan sonra Kürşat Başar’dan daha
güzel romanlar gelir.
Üçüncü ve
son okuduğum kitap ise Böğürtlen Kışı oldu. Böğürtlen Kışı bir Sarah Jio
romanı. Sarah Jio’nun daha evvel okuduğum Mart Menekşeleri ve son Kamelya
kitaplarından da burada bahsetmiştim. Her ikisini de beğenmiştim. Bu roman da
beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çok güzel ve sürükleyici bir hikayesi vardı. Severek
okudum. Bu arada Böğürtlen Kışı, yüzyılda bir Mayıs ayında görülen kar yağışı
ve fırtınalı bir hava olayıymış :)
Keyifli
okumalar...
22 Haziran 2015 Pazartesi
Ben Küçükken Mimi
Sevgili Ness'in Kelebekleri beni mimlemiş. Mimin konusu da küçükken nasıldık, ne yapardık,
alışkanlıklarımız nelerdi..vs . Kısacası küçükken biz J
Ben küçükken...ben küçükken...O kadar çok anlatılacaklar var ki. Bunun sonu gelmez sanırım. Beni mimleyen Nesrin’e bir kez daha teşekkür ediyor ben de BademleBuduk ve Gülşah'la Hayata Dair bloglarını mimliyorum.
Ben küçükken
yaramaz olmayan ama çok meraklı, çok
konuşan bir çocuktum. Annemin arkadaşları gelince ortalarına oturur pür dikkat
konuşulanları dinler (bi çocuğun üstüne vazife olmayan konular) gerekli
gereksiz bir sürü soru sorardım. Bu durumdan başta annem olmak üzere herkes
rahatsızdı tabi. Hadi git sen oyuncaklarınla oyna sözünü çok işitmişimdir J
Ben küçükken
pek iştahsız bir çocuktum. Evimizin en önemli konusu benim yemek yememdi. Hem
annem hem de babam beni yedirmek için 40 takla atardı. Öyle her şeyi yemez,
yediğimi de az yerdim. (Kim derdi o çocuk şimdi böyle iştahlı biri haline
gelecek?)
Öte yandan
abur cubura her çocuk gibi bayılırdım. Tombi favori cipsim, topitop favori şekerimdi.
Ben küçükken
evcilik oynamayı (evi birbirine katarak), saklambaç ve yakar top oynamayı çok
severdim. 80’li yıllarda sokakta büyüyen son çocuklar arasındayım sanırım.
En sevdiğim
çizgi film Şirinler idi. Bi de ilkokula filan giderken baya baya pembe dizi
seyrederdim. Rahmetli babaannemle çekirdek çıtlatarak izlediğimiz Zenginler de
Ağlar’ı hiç unutmam mesela.
Süse püse
bayılırdım. Saçlarıma abuk sabuk bir sürü şey takardım. Uyumsuz kolyeler,
bilezikler de çabası. Ben küçükken...ben küçükken...O kadar çok anlatılacaklar var ki. Bunun sonu gelmez sanırım. Beni mimleyen Nesrin’e bir kez daha teşekkür ediyor ben de BademleBuduk ve Gülşah'la Hayata Dair bloglarını mimliyorum.
16 Haziran 2015 Salı
Tatil Dediğin
Kişiden
kişiye göre değişir.
Kimisi için tatil; öyle otele, pansiyona filan ihtiyaç duymamaktadır. Bir sırt çantası ve bir çadır pekala iş görür. Gece ateş başında bol kahkahalı muhabbetler edilir ve yıldızlar seyredilerek uykuya dalınır.
Kimisi için
tatil; 5 yıldızlı bir tatil köyünde
konforlu bir hafta geçirmektir. Sabah, akşam ne yiyecem, hangi plaja gidecem,
akşam nasıl eğlenecem derdi yoktur. Otel zaten envai çeşit yiyecek- içecekle,
çeşitli havuz ve plajlarla, gece / gündüz animasyonlarla 7/24 hizmettedir.
Geriye sadece tatile giden kişinin ayaklarını uzatması, deniz, kum ve güneşin
tadını çıkarması kalır.
Kimisi için
tatil; tatil köyleri yerine ufak pansiyonlarda konaklayıp canının istediği
cafede/restoranda yemek yemektir. Bazen limanda bir balık lokantasında gün
batımına karşı kadehler tokuşturulurken bazen seyyar midyeciden alınan nefis
midye dolmalar mideye indirilir. Kimisi için tatil; öyle otele, pansiyona filan ihtiyaç duymamaktadır. Bir sırt çantası ve bir çadır pekala iş görür. Gece ateş başında bol kahkahalı muhabbetler edilir ve yıldızlar seyredilerek uykuya dalınır.
Kimisi için
tatil, gezmek, yeni yerler keşfetmektir. Yeni kültürler tanımak, değişik
tatlarla buluşmaktır. Her ziyaret edilen noktada ayakların yorulması ama ruhun
dinlenmesi demektir.
Kimisi için
tatil evde boş boş oturup hem bedenen hem de ruhen dinlenmektir.
Ben
yukardaki maddelerin hepsine varım J Geçen hafta Marmaris’te geçirdiğim tatilin sarhoşluğundan henüz çıkmadan bu yazıyı kaleme almak istedim :)
Sağlıcakla
kalın...
12 Haziran 2015 Cuma
Japon Bahçesi Hayal Kırıklığı Yarattı
Ortaköy’deki
kahvaltı sonrası boğaz boyunca yürüyüş yaptığımdan bahsetmiştim. Yürüyüşteki
amacım biraz da Baltalimanı’ndaki Japon Bahçesi’ni görmekti. Böylece ayaklarıma
kara sular inerek Baltalimanı’na kadar yürüdüm. Bir iki kişiye yeri de sorduktan
sonra Japon Bahçesi’nin kapısında bitiverdim.
Öncelikle
neden burada Japon Bahçesi yapılmış ondan bahsetmek istiyorum. Japonya’da
İstanbul’un bir kardeş şehri varmış. Şimoneseki... Bu kardeşliği pekiştirmek
için de buraya bir Japon Bahçesi kurulmuş. Ayrıca bu iki şehir arasında
şaşırtıcı derecede benzerlik söz konusu. Aşağıdaki fotoğrafta (Şimoneseki) bunu
görebilirsiniz.
Neyse
hevesle kapıdan giriş yaptım. Girişte ilk dikkatimi çeken Şimoneseki belediyesi
tarafından dikilmiş bu anıt oldu.
Biraz daha
ilerleyince minik bir gölet (su birikintisinden hallice) ile karşılaştım.
Az ilerde
ise minik bir yapay şelale bulunuyordu.
Evet hepsi
bu. Japon bahçesi diye övülen yer 1-2 anıt bir de ufak göletcikten ibaret. Ben
Japon Bahçesi deyince envai çeşit çiçeğin olduğu (hatta çok hoş çiçek
süslemelerinin bulunduğu), Japon kültürüne ait farklı şeylerle karşılaşacağım bir
bahçe beklemiştim. Valla güzel bir bahçe gezmek istiyorsanız Emirgan ya da
Yıldız Korusunu öneririm. Hatta daha geniş bir alan ve bol bitki topluluğu ile
iç içe olmak isterseniz istikamet Atatürk Arboretumu J
10 Haziran 2015 Çarşamba
Büyük Mecidiye Camii (Ortaköy Camii)
Ortaköy
meydanına çıkan ara sokaklarda dolaştıktan sonra kendimi yeniden deniz
kenarında buldum. Bu esnada uzun süredir tadillatta olan Büyük Mecidiye Camisinin
(halk arasında Ortaköy Camii olarak biliniyor) tadilatının bittiğini
farkettim. Bunun üzerine de camiyi gezmeye karar verdim.
Büyük
Mecidiye Camii, boğazın en güzel yerinde inşa edilmiş 150 senelik bir cami. Hem
konum hem de mimarisi itibari ile oldukça güzel bir cami.
Caminin çok
güzel bir girişi var.
Sultanahmet,
Süleymaniye, Yeni Cami gibi camilere kıyasla oldukça küçük olan iç mekan çok
zarif.
Özellikle
tavan süslemesini çok beğendim.
Camiden
ayrıldıktan sonra ise boğaz yolunda yürüyüş başladı :)
8 Haziran 2015 Pazartesi
Güne Ortaköy’de Kahvaltı ile Başlamak
Geçtiğimiz
Pazar sabahı esen rüzgar ve parıldayan
güneş beni boğazda yürüyüşe davet etti J Hafif bir kahvaltı edip hemen
çıkayım diye düşünürken son anda vazgeçerek kahvaltıyı da dışarda yapmaya karar
verdim. Evdekiler dışarda kahvaltıya pek sıcak bakmayınca da yalnız çıktım.
Tercihim Ortaköy’deki Beltaş oldu. Mekana varınca madem geldim bari denize
sıfır masalardan birine oturup keyif çatayım diye düşünerek 5-10 dakika sıra
bekledim. Ardından da deniz kenarındaki masalardan birine yerleşerek Boğaz
Köprüsü’ne karşı dalga sesleri eşliğinde kahvaltımı yaptım.
Kahvaltı
sonrası ise Ortaköy meydanına kurulmuş tezgahlar arasında dolaşmaya başladım.
Uzun süre olmuştu Ortaköy’e gitmeyeli. Bu süre zarfında meydanın ne dokusu ne
de görüntüsü değişmiş. Kendimi eski zamanlarımda hissederek takı
tezgahlarının, incik/boncukcuların arasında kayboldum.
Ortaköy’ün
olmazsa olmazı aksesuarcılar...
Deniz kabuğu
üzerine resmedilmiş figürler çok hoşuma gitti. Magnet ve çerçeve olanları
vardı.
Bu nineler
de pek hoştu. Bir daha yolum düşerse almayı düşünüyorum.
Köylü
güzelleri...
Duvar süsü
olarak yapılmış dükkan ve evler de ilgi çekiciydi.
Bir
sanatçının fırçasından en sevdiğim çiçek papatya..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





