15 Ekim 2019 Salı

Deniz, Kum,Güneş..


Kışı, kar yağışını, yağmuru sevdiğim için insanlar genelde yaz mevsimini sevmediğimi düşünüyor. Oysa tüm mevsimleri sevmek diye bir şey var. Ben yaz mevsimini de, güneşi de çok seviyorum. Sadece kışı yazdan daha çok seviyorum hepsi bu 😊

3 hafta evvel Fethiye’de ailece güzel bir yaz tatil geçirdik. Güneşe, denize doyduğumuz bir tatil oldu.
Sabahları henüz güneş kavurucu etkisini göstermeden evvel uzun uzun yürüyüşler yaptım. Sadece ayağımdaki parmak arası terliğin sesini duyarak yaptığım bu yürüyüşler oldukça huzur vericiydi.
Sonra plaj saatleri başladı. Bronzlaşma sevdası yoktur bende. Öte yandan şezlongun üzerinde boş boş yatmak ve kitap okumak acayip hoşuma gidiyor. Sene boyunca çalışma ya da herhangi bir aktivite içinde olmadan amaçsızca uzandığım tek zaman dilimi bu yaz tatilleri oluyor.
Bu sene tatilde iki tane kitap bitirdim.
Babamla yine kıyasıya tavla mücadelesi verdim ve bol bol mızıkçılık yaptım.
Sonra her tatilde olduğu gibi sağlıklı beslenme kurallarımın hepsini rafa kaldırdım.
Nefis gün batımları seyrettim.
Ve böylece bu tatil ile 2019 yazı ile vedalaşmış oldum.

10 Ekim 2019 Perşembe

Okuduğum Son Kitaplar…


Okuduğum son kitapları uzun süredir paylaşmadığımı farkederek hemen yazmaya başlıyorum.

Rusya’ya gidiş ve dönüş uçak yolculuğunda İdil Hazan Kohen’in Dişisel Gerilim isimli kitabını okudum. Önceki sene Kişisel Gerilim isimli kitabını kahkahalarla okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da aynı şekilde bol kahkaha ile okudum. Beyaz yakalı Dila bu sefer sevgilisi ile tatile çıkıyor ve olanlar oluyor 😊
Okuduğum ikinci kitap ise Sinan Akyüz’ün Aşk Başka Evde isimli kitabı oldu. Çok çok klişe bir kitaptı. Eşini aldatan bir erkek ve bir türlü seçim yapamaması bundan ötürü de herkesin yıpranmasını anlatıyordu.
Camdaki Kız ise okuduğum son kitaptı. 2 hafta evvel Fethiye’de 1 hafta süreliğine güzel bir tatil yaptım. Camdaki Kız’ı da o tatil esnasında okudum. Psikayatrist Gülseren Budayıcıoğlu’nun danışanlarının hikayesinden yola çıkarak yazdığı roman oldukça sürükleyiciydi. Yer yer bazı cümleler tekrarlasa da anlatım dili de güzeldi. Kitabı tek solukta çok severek okudum.
İşte böyle… Bol bol okuyarak kalın…

9 Ekim 2019 Çarşamba

Contemporary İstanbul’un Ardından


Lise yıllarımda iken resim öğretmenimiz her hafta sergi gezme ödevi verirdi. Hafta sonu gelince İstiklal caddesine çıkar tek tek tüm galerileri dolaşırdım. Her galeriden tanıtım broşürü, dergi vs. toplar, sergiler hakkında izlenimlerimi yazdığım kompozisyonla beraber hafta başında öğretmenime teslim ederdim. O da her zaman tam not verirdi. Onun için önemli olan kompozisyondaki cümleler değil sergi gezmiş olmamızdı.

O zamanlar bu olay bana o kadar külfet gelirdi ki hafta sonu gelince ayaklarımı sürüye sürüye giderdim sergilere. Şimdi geçmişe dönüp baktığım zaman kış resmi çizin, anneler günü resmi çizin demeyip çocuklara bu şekilde sanat aşılamaya çalışan bir hocam olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum.

Eylül ayı başlarında İstanbul, büyük bir sanat şölenine ev sahipliği yaptı. Contemporary İstanbul  etkinliğine bu sefer lise yıllarımdaki gibi isteksiz değil merakla gittim. Lütfi Kırdar’da gerçekleşen etkinlik inanılmaz derecede kalabalıktı. Birbirinden güzel eserleri incelemek için kalabalığa biraz tahammül etmek gerekiyordu.Anne kız gittiğimiz sergide hemen hemen her parçayı çok beğendim.
En sevdiğim eserlerden biri de aşağıdaki tabloydu. Epey yüksek bir fiyatı olan tablo 21 yaşında Fransız bir genç kız tarafından yapılmış.
Yine favorilerimden biri…
Elektrikli halı dokuma da serginin rağbet gören parçalarından biriydi.
Tabi ki heykeller de sergide önemli bir yer teşkil ediyordu.
Çocuklar da unutulmamış.Onlar için de bir bölüm hazırlanmıştı.
Her bir karesini zevkle dolaştığımız bir sergi oldu. Darısı 2020’nin başına…

7 Ekim 2019 Pazartesi

Bir Kaçış Hikayesi ve İllüzyon Müzesi


Günler çok mu hızlı geçiyor yoksa bana mı öyle geliyor? Koca yaz bitti ve son bahar geldi. Hatta onu da yarıladık. İş telaşı içinde zamanın nasıl akıp gittiğini anlamıyorum
Budapeşte sonrası İstanbul’da birkaç etkinliğe katılarak günleri geçirdim. Önce, iş arkadaşlarımla kaçış oyununa gittik. Hani şu odaya kapatıldığınız ve şifreleri çözerek dışarı çıktığınız oyunlar var ya onlardan birine gittik. Seçtiğimiz oyunun ismi Agatha’nın Anahtarı idi. 4 arkadaş eğlenceli 1 saat geçirdik. Kaçmayı da biraz yardım almış olsak da başardık.
Başka bir gün ise yine bir iş arkadaşımla İllüzyon müzesine gittik. İstiklal caddesi üzerinde yer alan Narmanlı Han, restorasyondan geçmiş ve içine illüzyon müzesi açılmış. Açıkçası illüzyon müzesinden ziyade Narmanlı hanın içi daha çok hoşuma gitti. Bahçesi ve ambiyansı çok güzeldi. Burası, yakın zamanda handa açılacak cafeler ve butiklerle İstiklal’in popüler mekanlarından biri olmaya aday.
İllüzyon müzesine gelecek olursak tam olarak instagramlık bir mekan diyebiliriz. İçinde farklı farklı konseptler yer alıyor. O konseptlere dahil olarak bol bol fotoğraf çekilebiliyorsunuz. Bu fotoğrafların kimisinde başınız kesik olarak masada yer alıyor, kimisinde bir evde tepetaklak durarak yer çekimine meydan okuyorsunuz kimisinde de çeşitli fotoğraflara bakarak şaşı bak şaşır olayına giriyorsunuz. 
Bir gün de anne kız Contemporary İstanbul'u gezdik. O da bir daha ki yazıya...
Şimdilik hoşçakalın…

19 Eylül 2019 Perşembe

Tuna’nın Nazlı Nazlı Aktığı Kasaba : Szentendre


Budapeşte’yi enikonu gezdikten sonra yakınlarda bir yer daha görmek istedik. Daha önceki gidişimizde Szentendre kasabasını görmüş ve çok sevmiştik. Neden bir kez daha görmeyelim deyip trene atladık ve çuf çuf giderek kasabaya ulaştık.
Szentrendre, tuna nehri kenarına kurulmuş, arnavut kaldırımı yollarla bezeli, çok şirin bir kasaba. Sanırım Tuna nehri, Macaristan’da dokunduğu her yere güzellik katıyor.
Kasabaya varınca ilk önce ünlü dondurmacısına uğradık.
Tercihimiz lavantalı dondurmadan yana oldu. İlk kez denediğim lavantalı dondurma konusunda beklentim yüksekti ama maalesef dondurma, bu beklentimi karşılamadı. Lavantanın tadını da kokusunu da pek alamadım.
Kasabada sağlı sollu sıralanmış birçok hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Bu dükkanlarda Macaristan’a ait yöresel bez bebekler, kırmızı biberler..vs bulmak mümkün.
Ayrıca kasabada bir noel müzesi yer almakta. Müze içinde yeni yıla ve noele ait onlarca ürün sergileniyor ve bu ürünler istenirse satın alınabiliyor.
Szentendre’nin ara sokakları da pek hoş.
Ara sokaklara girip çıktıktan sonra son olarak kasabanın meşhur langoşçusunda langoş yedik.
Böylece hem günü hem de tatili sonlandırmış olduk.

Budapeşte’ye Yolu Düşeceklere Notlar:

1)Para birimi Forint. Euro da her yerde geçiyor ve bol miktarda döviz bürosu bulmak mümkün. Öte yandan kur farkından dolayı kayıp yaşamamak için Türkiye’den forint alıp gitmek de fayda var.
2)Budapeşte’de yazlar çok sıcak, kışlar çok soğuk geçiyormuş. Biz Ağustos ayında 35-37 derece sıcaklıkta dolaştık. Allahtan nem oranı yüksek bir şehir değil.
3)Gulaş çorbası en meşhur yemeği. Çoğunlukla dana etinden yapıldığı söyleniyor. Ancak bazı restoranlarda domuz eti de kullanıldığını duyduğumuz için biz denemedik. Önceki gidişimizde ise geyik eti çorbası içmiştik ve fena değildi. Pişiye benzer Langoş isimli hamurları ise bir diğer önemli yiyeceklerinden.
4) Geniş bir tatlı mutfağı bulunuyor.  Dobos torta ve somloi galushka en ünlü pastaları. Ben somloi galushkayı daha çok sevdim.
5)Metro ağı çok geniş. Hemen hemen her yere metro ile ulaşmak mümkün. Metro bileti aldıktan sonra trene binmeden mutlaka bileti okutmak gerekiyor. Kontrole yakalanmanız durumunda biletiniz olsa dahi eğer okutulmamışsa  150-160 TL lik bir para cezası alırsınız. (Metro duraklarında denetim çok sıkı)
5)Tuna nehrinde 1 saatlik gezi keyifli oluyor. Erzsebet köprüsü civarında çeşitli firmaların tekne gezisi biletleri satılıyor. Kimisi yemekli, kimisi içecekli, kimisi de sadece gezi şeklinde. İsteğinize göre bunlardan birini tercih edebilirsiniz.
6)Magnetler, bez bebekler ve kırmızı toz biber en çok tercih edilen hediyelik eşyalar arasında yer alıyor.

13 Eylül 2019 Cuma

Dolu Dolu Bir Budapeşte Günü Daha


Günün rotası Kahramanlar Meydanı ile başladı. Budapeşte’nin heykellerle çevrili, opera binasına yakın bu meydanı turistler açısından epey popüler. O yüzden erken saatlerde orada olmayı tercih ettik.
Kahramanlar meydanının hemen arkasında ise Varosliget parkı bulunuyor. Parkın içinde Vajdahunyad kalesi ve termal tesisler de yer alıyor.
Önce girişteki tarihi yapılar arasında biraz gezdik.
Ardından parkın iç kısımlarına doğru yol aldık. Park; içindeki gölü, şatosu ve bol yeşilliği ile çok hoştu.
Park sonrası ise metroya atladık ve New York Cafe’ye gittik. Evet, sadece bir cafeye gidebilmek için uzun uzun yürüdük, metrolara filan bindik :) Nedeni ise bu cafeyi o kadar çok övdüler ki görmeden dönmek istemedik.
Cafe çok şaşalı olmasına rağmen ortamı kasıcı değildi.
Tavan süslemeleri…
Kahve sonrası tekrar yürüyüşe geçtik. Bu sefer ki durağımız kapalı pazar oldu. Avrupa’da sıkça karşılaştığımız kapalı pazarlardan Budapeşte’de de var.
Pazarın birinci katı sebze, meyve ve Budapeşte’nin favori ürünü kırmızı biberlere ayrılmış durumda.
İkinci katında ise daha çok hediyelik eşyalar bulunuyor.
İkinci katında bir de yemek bölümü yer alıyor. Daha doğrusu Langoş alınabilecek büfeler yan yana sıralanmış durumda. Langoş, bizim pişinin, üzerine çeşitli malzemeler konmuş hali. Gittiğim her yeni yerde oralara özgü yiyecekleri mutlaka tatmak istediğim için Langoş’u denedim ama söylemeliyim ki büfeler hijyenden oldukça uzaktı
Karnımızı doyurduktan sonra tekne turu yapmak üzere Tuna nehri kenarına indik. Böylece bu sefer Budapeşte'yi nehir üzerinden seyrettik.
Tekneden inince de Küçük Prenses heykeline uğradık. Eğer bu heykelin dizine dokunulursa yollar yeniden Budapeşte’ye düşermiş. Bakalım bizim yolumuz yeniden Budapeşte’ye düşecek mi?

10 Eylül 2019 Salı

Yorucu ama Güzel Bir Budapeşte Günü

Budapeşte’de ikinci günümüz erken saatlerde yola düşerek başladı. İlk ziyaret noktamız Balıkçı Tabyası ismi ile bilinen nokta oldu. Buraya balıkçı tabyası denmesinin nedeni ortaçağda buraya yakın bir balık pazarı kurulmasından kaynaklanıyormuş.
Kuleli şatolardan oluşan yapının masalsı bir görüntüsü vardı. İçinde gezerken pencerelerin birinden her an Rapunzel çıkacakmış gibi hissettim.
İçerde aynı zamanda şahane bir manzara seyretmek de mümkün. Meclis binasının en güzel göründüğü yerlerden biri diyebilirim.
Balıkçı tabyasının çıkışında ise Matthias kilisesi yer alıyor.
Buradan ayrılmadan hemen evvel tarihi pastane Ruszwurm’a uğradık ve nefis tatlıları midemize indirdik.
Akabinde ise Buda Kalesi’ne doğru yol aldık. Kale, geniş bir sit alandan oluşuyor. Önce sit alan çevresinde gezdik sonra da manzara noktasına ilerledik.
Kaleden Budapeşte’nin ünlü köprüsü Zincir Köprü ya da bir diğer adı ile Aslanlı Köprü görülebiliyor.
Manzaranın keyfini çıkardıktan sonra yürüyerek köprünün yanına indik.
Sonrasında ise Tuna nehri boyunca ilerleyerek Tuna’nın Ayakkabılarına ulaştık. Bu ayakkabılar 2.dünya savaşında Macaristan’da ölen Yahudilerin anısına yapılmış.
Son olarak da St.Stephen Bazilikası’nın gördük. Yapı hem tarihi olması nedeni ile hem de önündeki geniş meydandan ötürü turistlerin uğrak noktalarından biri.
Bu meydanın diğer bir önemli noktası ise Gelarto Rosa isimli dondurmacı 😊 Gül şeklinde dondurmaları ile ünlü bu dondurmacının önünde uzun bir kuyruk vardı. Tabi ki her turist gibi bu kuyruğa girip dondurmayı kaptık.
Böylece yorucu ama güzel bir Budapeşte gününü sonlandırdık.