26 Eylül 2016 Pazartesi

Güne Ayder’de Başlamak

Kaldığımız ahşap otelin camlarından güneş ışığı odanın içine sızıyordu. Saate baktığımda sabah 5.30’du.Yatağımın önündeki pencerenin perdesini araladığımda uçsuz bucaksız orman beni selamladı. Evet evet Ayder’de güne başlamak çok güzeldi.

Çabucak üstümüzü giydikten sonra kahvaltıya indik. Günün programı başlamadan evvel rehberimiz isteyenleri yaylada bulunan Gelin Tülü Şelalesi’ne götürecekti. Ormanın içinden kıvrılarak akan Gelin Tülü Şelalesine vardığımızda iyi ki gelmişiz dedik.
Şelale sonrası Ayder’de yürüyüş yaptık ve ben bu aşağıdaki harika fotoğrafı çektim. Karadeniz gezisi boyunca kesinlikle en sevdiğim yer Ayder oldu.
Sonrasında Fırtına Vadisi’ne gitmek üzere yola koyulduk. Karadeniz dizilerinde çokça görüntülenen meşhur taş köprüye varınca da fotoğraf molası verdik.  Mevsim itibari ile suyun sakin aktığı bir dönemdeydik sanırım kışın adına yakışır biçimde akıyordur.
Ardından Palovit şelalesini gördük.
Öğle yemeği öncesi son olarak da Zil Kale’ye gittik. Işık maalesef ters açıdan vurduğu için güzel bir Zil Kale fotoğrafı çekemedim.
Ancak kale içinden heybetli ormanları ve hala deresini fotoğraflamayı kaçırmadım. Püfür püfür esen kalede ormanları seyretmek ve kısa süreli de olsa stresten uzaklaşmak güzeldi.
Vee öğle yemeği…Evet Karadeniz’den kilo alarak geldiğim doğrudur. Ama napıyım onlar da o kadar güzel mıhlamalar, turşu kavurmaları, laz börekleri yapmasalardı :)
Öğle yemeği sonrası çay tooplamaya gittik. Sırtıma taktım sepeti ve toplayıverdim çayı. Yalnız galiba pek başarılı olamadım. Çünkü beni gören bir köylü kadın bu sene mahsül elde kalacak dedi :) Sonra bi de tulumun davetkar sesine kapılarak horon teptim. Onda fena değildim :)
Günü son olarak Rize bezi atölyesinde tamamladık. Rize bezlerinin nasıl dokunduğunu izledik ve konaklamak için başka bir yaylaya Trabzon ve Gümüşhane arasında bulunan Zigana yaylasına doğru yol aldık.

22 Eylül 2016 Perşembe

Ben giderim Batum’a Oy Batum’a

Batum’a doğru yola çıktığımızda güneş henüz doğmuştu. Otelimize 20-25 dakika uzaklıktaki Gürcistan sınırına ulaştığımızda nüfus cüzdanlarımızı hazır ettik. İki ülkenin yaptığı anlaşma gereği sınırdan pasaportsuz ve vizesiz sadece nüfus cüzdanı ile geçiş yapılabiliyor.

Sınırdan geçmemizin ardından minibüslerle Batum merkeze doğru ilerledik ve varınca tarihi camiyi ziyaret ettik. Orta cami olarak bilinen caminin özellikle iç mekanı çok güzel. Zarif ahşap süslemeleri bu güzellikte önemli rol oynuyor.
Camiden çıkınca Batum sokaklarında yürümeye başladık. Burada en çok dikkatimi çeken şey şehrin temizliği ve sakinliği oldu.
Şehirde bir çok güzel meydan bulunuyor.
En bilinen kilisesi St.Nicholos Church.
Batum’a gelmişken meşhur lezzeti Haçapuri’yi tatmadan dönmek olmazdı. Ortasına yumurta kırılarak yapılan bu Gürcü pidesi aslında bizim Bafra pidesine benziyor. Ben çok beğendim ama tereyağ ile barışık olmayanlara önermem çünkü bol tereyağlı.
Daha sonra Batum kıyılarına son bir kez yukardan bakarak Hopa’ya geri döndük.
Bu sefer ki istikametimiz Karagöl yaylasıydı. Karadeniz’e gitmeden evvel Karagöl ile ilgili çok
  övgüler duymuştum. İşte şöyle güzel, böyle güzel mutlaka görün ..vs diye. Açıkçası ya beklentimi çok yüksek tuttuğumdan ya da havanın biraz kapalı olmasından ötürü ben Karagöl’ü o kadar da çok sevmedim. Bir gün önce gördüğümüz Uzungöl ile kıyaslandığında kesinlikle Uzungöl’ü tercih ederim.
Ama tabi ki temiz havasına, yeşiline sözüm yok.
Karagöl sonrası artık hava kararmaya başlamıştı ve biz de konaklamak için başka bir yaylaya Rize’de bulunan Ayder yaylasına doğru yola çıktık.

19 Eylül 2016 Pazartesi

Hey Gidi Karadeniz Karadeniz

Bayram öncesi ailece 4 günlük güzel bir Doğu Karadeniz turu yaptık. Trabzon, Rize, Artvin ve Batum şehirleri boyunca yaptığımız gezide yeşile ve maviye doyduk diyebilirim.

Trabzon’da başlayan turumuzda ilk durağımız Sürmene Bıçak Atölyesi oldu. Burada meşhur Sürmene bıçağının yapılışı anlatıldı ve mağazada alışveriş imkanı tanındı.
Ardından bir çay fabrikasına gittik. Burada da çayın ekilmesi, toplanması ve işlenmesi konusunda geniş bilgiler verildi. Ayrıca çay tadımı yapıldı. Ben çay içmeyen biri olarak çay güzel miydi değil miydi yorum yapamayacam ancak beğenenler çok oldu.

Akabinde öğle yemeği için Memişoğlu Konak isimli bir restorana gittik. Burası Trabzon’da yer alan tarihi bir konakmış. Kurtuluş savaşı esnasında da karakol ve hapishane olarak hizmet vermiş.
Bu tarihi yapı içinde karadeniz lezzetlerini deneme şansımız oldu. Karalahana çorbasına hep ön yargı ile yanaşan ben orada içtiğim hafif acılı karalahana çorbasına bayıldım. Oraya sadece çorba içmek için bir daha gidebilirim.
Ve öğle yemeğinden sonra en merak ettiğimiz yere Uzungöl’e doğru yola çıktık. Yemyeşil dağlar arasında uzanan Uzungöl muhteşem bir doğal güzellik.
Evet herkesin bahsettiği gibi çevresinde yer yer yapılaşmalar var. Ancak ben buna rağmen gölü çok sevdim. Burada uzun uzun yürüyüş yaptık ve Karadeniz’in meşhur mısırını tattık :)
Sonrasında Uzungöl’e veda ederek Hopa’ya (Artvin) doğru yola çıktık. Yarın bizi yorucu bir gün bekliyordu.

7 Eylül 2016 Çarşamba

Geçen Günler ve Biten Kitaplar

Efendim günler bir birini kovalamaya devam ediyor. Daha dün yaz başlangıcı iken bugün son bahar arefesi. İtalyanca kursuna gitmeye devam ediyorum. Dersler bazen çok keyifli geçerken bazen de beni zorluyor. Bu durumda çiğnemeden ekmek yenmiyor diye kendimizi teselli ediyoruz :) Bu arada geçtiğimiz hafta ufak bir Doğu Karadeniz gezisi yaptım. İlerleyen günlerde gezimin detaylarını paylaşmak istiyorum ama önce bakalım hangi kitapları okumuşum...

Kurt Seyit & Shura; yine bir Nermin Bezmen kitabı.  Bir Rus kızı ile Kırımlı delikanlının aşkının anlatıldığı hikaye Rusya’da başlıyor ve İstanbul’da bitiyor. Aslında hikaye salt bir aşk hikayesi değil. Bolşevik İhtilali konuyu şekillendiren ana unsurlardan biri. Kitap gerçek hayat uyarlaması. Hikayenin ana kahramanı Kurt Seyit, Nermin Bezmen’in dedesi oluyormuş. Ben çok severek okudum. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
Enver Paşa’nın Sultanı ise bir Melike İlgün kitabı. Daha evvel Melike İlgün’ün yazmış olduğu Bir Başvekil Sevdim isimli kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da sevdim ancak önceki kitabın bende bıraktığı etkiyi bırakmadı. Enver Paşa ve Naciye Sultan üzerine kurulu hikaye, İstanbul’un işgali, hanedan ailesinin sürgündeki yaşamı gibi konulara da değiniyor.
Son okudum kitap ise Zülfü Livaneli’nin yazmış olduğu Engereğin Gözü oldu. Sultan İbrahim döneminin anlatıldığı kısa bir kitaptı. Zülfü Livaneli kitaplarını çok sevmeme rağmen bu kitaptan çok keyif aldığımı söyleyemeyecem.
Keyifli okumalar…

1 Eylül 2016 Perşembe

Fener ve Naftalin Kokulu Bir Cafe

Balat’ta öğle yemeğimizi yedikten sonra Fener tarafına doğru yürümeye başladık. Ancak Balat’tan ayrılmadan evvel göreceğimiz son bir noktamız daha vardı; şarkılara konu olan Agora Meyhanesi.
 
             Burası Agora Meyhanesi
             Burda yaşar aşkların en divanesi, en şahanesi…
Ardından Fener Rum Patrikhanesi’ne doğru yol aldık. Oraya varınca rehberimiz bize patrikhane hakkında gerekli bilgileri verdi ve “Kin Kapısı”nı anlattı.  Osmanlı Döneminde gerçekleşen Mora isyanında dönemin patriği isyana destek vermiş hatta isyanı kışkırtıcı bir rol oynamış. Bunun üzerine patrik idam edilmiş. İdamı protesto etmek isteyen Rumlar ise bu kapıya kilit vurmuş. O gün bugündür bu kapı kapalıymış.
Patrikhane girişi…
İç mekandan bazı fotoğraflar…
Patrikhaneyi dolaşmamızın ardından Fener- Rum Erkek Lisesi’ni  dışardan fotoğrafladık. Fransa’dan getirilen kırmızı tuğlalar ile inşa edildiği için lise “Kızıl Mektep” ismi ile de çağrılıyor. Maalesef ziyarete açık olmadığından içini gezemedik.
Sonrasında çarşıda dolaşmaya başladık. Ben Fener tarafını Balat’a göre daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Çarşıda birbirinden güzel, albenili  bir çok cafe bulunuyor. Biz de bunlardan birinde Naftalin’de kahve molası verdik. Naftalin sanırım son zamanlarda gittiğim en güzel cafe.

Cafenin girişinde yer alan kedi dostu yazı ilgi çekiciydi. Zaten içeri girince de bizi sevimli bir sarman karşıladı.
Cafenin içi adına yakışır biçimde nostaljik eşyalarla dolu.
Vita kutularını hatırlayan parmak kaldırsın?
Menüsü, tatlısı ve sunumu da çok hoştu.
İşte bizim Edirnekapı-Balat-Fener gezimiz de böylece bitti. Çok keyif aldığımız güzel bir gün oldu.

Not: Gezi boyunca bana eşlik eden Yaseminella'nın da güzel bir blogu var. Eğer yazılarını okumak isterseniz hemen aşağıdaki linke tık tık :) 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Balat ve Buram Buram Tarih Kokan Bir Gün

Eveet nerede kalmıştık? Son yazımda okuma şenliğinin (!) ertesi günü biz aynı 5’linin başka bir etkinlik için bir araya geldiğinden bahsetmiştim. Sen Anlat İstanbul isimli organizasyon ile Edirnekapı-Balat-Fener turu yapmak maksadıyla pazar sabahı erken saatlerde Kariye Müzesi’nin önünde buluştuk. İlk önce Kariye Müzesi’ni detaylı olarak gezdik. Ben daha evvel Kariye Müzesini gezdiğim ve blogda da yer verdiğim için (http://yasamizi.blogspot.com.tr/2013/04/istanbul-yedi-tepe-biz-altnc-tepede_17.html ) şimdi bir daha anlatmayacam. Ancak şunu söyleyebilirim;  bu müze kesinlikle rehber eşliğinde gezilmeli. Ben daha evvel ki gezimde sesli rehber almıştım ama anladım ki sesli rehber gerçek rehberin yerini tutmuyormuş :)

Kariye sonrası yine rehberimizin anlatımıyla sur içinde yürümeye başladık.  Surlar bilindiği üzere devlete ait. Yalnız surlarda sadece bir yer halktan bir kişiye tapuluymuş. Öncelikle o yeri gördük. Şu an marangozhane olarak işletilen o yeri görmek için surların içine girmek çok ilginçti.
Ardından Tekfur Sarayı’nı fotoğrafladık. Tekfur Sarayı’nın ne zaman yapıldığı bilinmemekle beraber geç dönem bir Roma eseri olduğu sanılmakta. Bizans İmparatorluğu buradan yönetiliyormuş. Ayrıca meşhur Kaşıkçı Elması da burada bulunmuş.
Daha sonra surların içinden yürüyerek Ayvansaray’a vardık.
Ayvansaray’da ki durağımız“ Blakherna Meryem Ana Ayazması” oldu. Ayazma üzerine kurulan kilise,  içinde sürekli akan suyun haricinde ikonalar ve resimlerle de ünlü. Ancak fotoğraf çekmek yasak olduğu için sadece bahçesini fotoğraflayabildim.
Sonrasında ise Balat’a doğru yol aldık. Rengarenk evlerin sıralandığı yokuşa gelince artık Balat’a varmıştık.
Balat’ta çok sayıda süslü püslü mekan bulunmakta. Ancak sanırım bunların en ünlüsü Hobbit House. Hobbit House bir kahvaltı mekanı.
Ayrıca bir çok sosyal sorumluluk projesine de ev sahipliği yapmakta. Örneğin; kullanmadığınız eşyaları getirip buraya bırakırsanız, ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyorlar. Ayrıca sokak hayvanları ile ilgili  çalışmaları da var. Biz kapalı olduğundan dolayı içini göremedik. İlerde burada kahvaltı edersek daha detaylı paylaşırım :)
Balat’tan ayrıldıktan sonra Fener tarafına geçtik. Ben açıkçası Fener kısmını Balat’tan daha çok sevdim. O da başka bir yazının konusu olsun…