19 Ağustos 2019 Pazartesi

Saint Petersburg’da Dolaşmaya Devam


Bugün hava kapalı ve ara ara yağmur çiseliyor. Aslında şanslı sayılırız, Rusya’ya geldik geleli hava hep güzel gitti dolayısıyla bu kadarcık kusur kadı kızında da olur diyoruz ve Hermitaj müzesine doğru yol alıyoruz.

Müzenin önünde upuzun bir kuyruk var. Hermitaj müzesi, dünyanın en büyük 5 müzesi arasında yer alıyormuş ve tamamını gezmek yaklaşık 1 hafta sürüyormuş. Hem o uzun kuyruğa girmeyi göze alamadığımız için hem de tüm günümüzü müzeye ayırmak istemediğimiz için sadece önünde fotoğraf çektirmekle yetiniyoruz.
Sıradaki noktamız nehir üzerinde küçücük bir adacık. Bu ada, Peter&Paul kilisesi ile ünlü.
Adada biraz gezdikten sonra yemek molası veriyoruz. Tercihimiz Koryushka isimli restoran oluyor. Burası nehir kenarında yer alan çok ama çok şirin bir restoran. Aynı zamanda geniş bir menüye sahip. Kızarmış balık ve Gürcü mutfağından Haçapuri karnımızı fazlasıyla doyuruyor.
Akabinde şehir merkezine geri dönüyoruz. Şimdi alışveriş zamanı 😊 Rusya, hediyelik eşya bakımından oldukça zengin bir ülke. Matruşkalar, atkılar/bereler, çeşitli tasarım ürünler bulmak mümkün.
Alışveriş esnasında ara sokaklarda karşılaştığımız sürprizler de günümüzü renklendiriyor.
Son olarak çok şık bir pastaneye uğruyoruz. Eliseevsky isimli mekan pastane olarak hizmet verdiği gibi aynı zamanda el yapımı reçellerin, likörlerin..vs satıldığı bir yer.
Burada şahane bir Rus tatlısı denedikten sonra artık Saint Petersburg ile vedalaşıyoruz. Sırada Moskova var.

9 Ağustos 2019 Cuma

Bataklıktan Romantikliğe Uzanan Yol


Saray sonrası nihayet Saint Petersburg’dayız. Bu güzel şehri gezmek için sabırsızlanıyoruz ama öncesinde karnımızı doyurmalıyız.  Şehrin ünlü mantıcısı Pelmenya’da 5 dakikalık bir sıra bekledikten sonra güzel bir masaya kuruluyoruz.

Nefis mantılar mideye indiriliyor. Sonrasında ise gezi başlasın.
İlk önce tarihi alışveriş merkezi Gostiny’e uğruyoruz. Maalesef hayal ettiğim gibi bir yer değil. Bizim eski usul pasajlara benziyor. Binanın eski olması dışında çok da fazla tarihsel bir şeye rastlamıyoruz.
Şehrin geniş caddelerinde yürürken yavaş yavaş kanallar karşımıza çıkmaya başlıyor. Kanallı şehirler gözüme nedense hep güzel gelmiştir. Bu tip şehirleri düzenli, romantik ve mutluluk verici bulurum. Saint Petersburg da böyle bir şehir. Aslında, yüz yıllar önce burası bir bataklıkmış ve 1.Petro’nun çalışmaları ile bataklıktan böyle bir şehir ortaya çıkmış.
Biraz daha yürüdükten sonra Kazan Katedrali’ne varıyoruz. Avrupa’da gördüğüm en havalı katedrallerden biri diyebilirim.
Katedralin karşısında ise Singer binası yer alıyor.
Bu binanın içinde kendi ismini taşıyan bir cafe ile kitap ve hediyelik eşya barındıran bir mağaza bulunuyor. Cafenin, Kazan Katedralini gören çok hoş bir manzarası var. Ancak epey yoğun çalıştıkları için sıra beklemek gerekiyor. Biz de 20 dakika civarında sıra bekleyerek içeri giriyoruz. 


İşte görünen manzara…
Pastalar da oldukça lezzetli…
Mağaza çok büyük. Hem Saint Petersburg’a dair hediyelik eşyalar alınabiliyor hem de kitapçı olarak hizmet veriyor.
Singer sonrası ise Dökülen Kan Kilisesini görüyoruz.
Yürümeye devam ediyoruz; bu sefer Chicky Picky isimli kuşun peşindeyiz. Niye mi? İşte efendim üstüne bozuk para atıyormuşsun ve dileğin gerçekleşiyormuş 😊 Tabi ki dilek için peşinde değiliz ama sembol olmuş bişeyi de görmeden dönmek istemiyoruz.

İşte bu minicik kuş…
Ve Summer Garden….Saint Petersburgluların yazları dinlendikleri, aileri ile vakit geçirip piknik yaptıkları büyük bir bahçe. Biz de biraz oturuyoruz ve günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz.
Yarın şehri gezmeye devam…

8 Ağustos 2019 Perşembe

Deli Petro ve Sarayı


Saint Petersburg hakkında uzun uzun yazmak istiyorum ancak öncesinde şehrin yakınlarındaki küçük bir kasabaya gidelim; Petergof. Burası küçük, sakin bir kasaba ama Rusya için oldukça önemli bir yer. Çünkü Rus Çarı 1.Petro’nun ya da Osmanlı’da çağrılan ismi ile Deli Petro’nun yaşadığı yer.

Petro, Rus Çarlığı için oldukça önemli yöneticilerden biri olmuş. Kendisi hem Saint Petersburg’un kurucusu hem de Rusya’nın Avrupa’ya açılmasını sağlayan kişi. Deli Petro ya da Büyük Petro lakabı ile biliniyor. Deli denmesinin nedeni ise bir savaş esnasında gemide en alt kademede çalışması.

Saray, yıl içinde epey ziyaretçi alıyormuş. Girişinde uzun uzun kuyruklar oluyor. Biz de ağaçlık yolda yürüyerek giriş kapısına vardık.
Biletlerimizi önceden aldığımız için her hangi bir sıra beklemeden içeri girebildik.
Saray tam bir ihtişam örneği…Duvarlar ve tavanlar altın varaklarla bezenmiş durumda.
Sarayın sade döşenmiş(!) odalarından biri.
1.Petro ve eşi Ekaterina ‘nın (Ekaterina’yı Baltacı Mehmed Paşa’dan biliyoruz ) resimlerinin sergilendiği bir oda.
Sarayın içi kadar bahçesi de görkemliydi. Saray, Baltık denizi kenarında yer alıyor. Çar, Baltık Denizi ile saray arasına bir havuz yaparak denizden gelen teknelerin giriş kapısına kadar ulaşmasını sağlamış.
Ve Baltık denizi…

2 Ağustos 2019 Cuma

Veliky Novgorod ve Ahşap Açık Hava Müzesi


Seyahate çıkmadan evvel gideceğim yer hakkında uzun uzun çalışma yapar, nereler görülmeli, nerelere gidilmeli, ne yenilip içilmeli, neler alınmalı gibi detayları tek tek saptarım. Veliky Novgorod için de aynı şeyi yapmaya çalıştım ama maalesef başarılı olamadım. Interneti talan etmeme rağmen tek bir yazıya rastlamadım. En sonunda Veliky Novgorod’a giden ilk turistlerin bizler olacağımıza karar verip araştırmayı bıraktım 😊

Veliky Novgorod benim için tam bir sürpriz şehir oldu ve ben çok sevdim. Şehir, Rus çarlığının başladığı yermiş. Bu yüzden Tver’e göre daha fazla tarihsel öge içeriyor.

Kubbeli kilisesi…Kilisenin bulunduğu noktada eski sarayın izleri ve çeşitli anıtlar da yer almaktaydı.Ancak fotoğraflarını çekmemişim.
Şehrin ortasından geçen nehir, şehre harika bir doğal güzellik katmış durumda…
Gemi restoranlar Rusya’nın genelinde oldukça popülerdi. Aşağıda gözüken gemi de restoran olarak hizmet veriyor.
Tabi ki matruşkalar Rusya için olmazsa olmaz.
Novgorod’da biraz gezdikten sonra şehrin çok yakınlarında yer alan Yuriev Manastırına gittik. Manastır, Volhov nehri kenarında yer alıyor ve Rusya’nın en eski manastırı olarak biliniyor.
Manastır sonrası ise Rusya’nın geçmiş yıllardaki yaşamını yansıtan ahşap açık hava müzesine doğru yol aldık. Burada alt sınıf, orta sınıf ve üst sınıf ailelerin yaşamlarını yansıtan evler vardı.
Bir kaç sene önce Estonya’da buna benzer bir müze daha gezmiştim. O çok daha görkemliydi. O yüzden buradan fazla etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.
Böylece günü sonlandırmış olduk. Ertesi gün ise seyahatim boyunca favori noktam olan yere Saint Petersburg’a doğru yola çıktık.

30 Temmuz 2019 Salı

Kalin Kamalin Kakalin Kamaya


Ailece tam 1 hafta süren bir Rusya seyahati gerçekleştirdik. İlk durağımız Klin şehri oldu.Sonrasında ise sırasıyla Tver, Novgorod, Saint Petersburg ve Moskova’yı gezdik. Her bir şehrin bizde bıraktığı izlenim farklı oldu. Genel olarak değerlendirecek olursak ülke çok güzeldi. Öte yandan aynı şeyi halkı için söyleyemeyeceğim. Yabancı bir ülkede ilk defa doğru düzgün yardım alamadık desem yeridir. İnsanlar çok soğuk, ingilizce konuşamıyorlar ve yardım etmeyi sevmiyorlar.

Gelelim seyahatimize.. Klin, Rusya’da ilk uğradığımız şehirdi. Aslında şehrin içini gezmedik. Buraya uğramamızdaki amaç Çaykovski’nin evini görmekti. Yeşillikler içindeki bu ev Çaykovski’nin son yılların geçirdiği bir yer.
Ev, şu an müzeye dönüştürülmüş durumda ve belli zamanlarda konserler gerçekleştiriliyor. Ziyaret esnasında son 10 senede hiç bir klasik müzik konserine, baleye..vs gitmediğimi farkettim. Bu sene fırsatım olursa gitmek istiyorum.
Klin sonrası durağımız Tver oldu. Tver, Volga nehri kenarına kurulmuş küçük bir yerleşim yeri. Konaklama yapmak için uğradığımız şehri biraz da gezdik.
Afanasy Nikitin isimli Rus tacirin heykeli şehrin en popüler noktalarından biri.
Şehir meydanı…
Tver’de bir gece kalıp, dilimizde meşhur rus ezgisi “kalin kamalin kakalin kamaya” eşliğinde yolumuza Veliky Novgorod ile devam ettik.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Tatsız Bir Akşam


Güzel bir günün akşamı…Eve dönmek için yolda hızlı hızlı yürüyorum. Ayağımda düz bir sandalet var. Bir anda sol ayak bileğim burkuluyor. Hafif bir acı hissediyorum ama aldırış etmeden yürümeye devam ediyorum. İşte o anda 2.kez burkulma yaşıyorum ve bu sefer acı daha şiddetli. Yine de bir şekilde eve geliyorum ve ayağıma hemen buz koyuyorum. Birazdan geçer diye düşündüğüm acı 10 dakika sonra çekilmez bir hal alıyor ve ayağımın üzerine basamamaya başlıyorum. Bir şeylerin ters gittiği belli. Babam hadi kalk doktora gidelim diyor. Ama ben kalkıp ayağımın üzerine basamıyorum ki Güç bela babamdan destek alarak arabanın koltuğuna yerleşiyorum. Hastane önüne geldiğimizde tekerlekli sandalyeyi arabaya yanaştırıyorlar. Arabanın koltuğundan tekerlekli sandalyeye geçişim yalnızca 15-20 sn ama bana o kadar uzun geliyor ki. Hemen film çekiyorlar ve lif zedelenmesi olduğunu söylüyorlar. Ağrı kesici ilaçlar veriliyor, ayağımı adını bilmediğim bir aparat arasına alıyorlar. Bir müddet ayağımın üzerine basmam yasaklanıyor. Hem üzülüyorum hem de şükrediyorum. Lif zedelenmesi yaşamışım; ya kırık, çatlak olsaydı? Lif zedelenmesinde bunu yaşadağıma göre kırık/çatlak kim bilir nasıl acı verirdi.
10 gün kadar ayağım aparat arasında kalıyor. Her gün ağrı kesici ve buz tedavisi uyguluyorum ve belli bir süre sonra geçiyor. Ama geçmeyen bir şey var o da kalp kırıklığı. En yakın arkadaşımla aramda bir tatsızlık oluyor. 15 gün boyunca bunu düşünüyorum, yerli yersiz göz yaşlarım akıyor. En sonunda ailemin desteği ile biraz teselli buluyorum ve her şeyin hayırlısı diyorum.
İyileşmemin akabinde 1 haftalık bir seyahate çıkıyorum. Seyahat esnasında ufat tefek ağrılar yaşasam da güzel bir seyahat oluyor.

O zaman seyahat yazıları başlasın mı?

23 Temmuz 2019 Salı

Bomontiada’da Kahvaltı ve Ara Güler Sergisi


Bir kaç hafta evvel üniversite arkadaşım Hande ile Bomontiada’da güzel bir gün geçirdik. Sabahın erken saatlerinde Monochrome’da buluşup şahane bir kahvaltı yaptık. Mekanın pişili, mişili çok güzel bir kahvaltısı var, kesinlikle tavsiye ederim.
Kahvaltı boyunca eski yılları zaman zaman ansak da sohbetimizin ana konusu seyahatler oldu. İki seyahat sever şehirleri, ülkeleri masaya yatırdık.
Kahvaltı sonrası ise Bomantiada’da yer alan Ara Güler sergisini ziyaret ettik. 
Daha evvel Ara Güler ile ilgili yazılar okumama, belgeseller seyretmeme rağmen hiç bir sergisini ziyaret etmemiştim. Vefatına yakın müze haline getirilen bu mekan ile  Ara Güler fotoğrafları ile tanışmış oldum.
Yurdumuzdan insan manzaraları…
Eski fotoğraf filmleri… Bir zamanlar böyle film içeren fotoğraf makineleri kullanırdık di mi? 24’lü ya da 36’lı olurdu ve fotoğraf makinesi tatillerde ya da özel günlerde ortaya çıkardı 😊  
Ara Güler’in farklı açılardan çalıştığı fotoğrafları...
İşte böyle…Kahvaltılı, bol sohbetli sergili, güzel bir gün geçirdik. Sonrasında ben biraz alışveriş yaptım. Keyfim de oldukça yerindeydi ta ki akşam saatlerine kadar. Akşam saatleri ise küçük bir kaza yaşadım. Ayrıntıları bir daha ki yazımda paylaşmayı planlıyorum.

Şimdilik hoşçakalın…